biz... ki biz derken kimi kastettiğimi pek de bilmiyorum... kendim mesela, pek çok yakın arkadaşım, bazı insanlar kısaca...
hani dünyaya başka yerden bakan... ya da baktığını sanan...
tırnak içinde kavramlarla konuşan ... ya da sadece ukala...
mutsuzluğu aptallığa tercih eden... ya da başarısızlıklarına kamuflaj giydiren...
çoğaltılabilecek olumlu ve olumsuz örneklerle tanımlandırılabilecek insanlar yani...
dünyanın boşlukta olduğu bir zamanda yaşayan... rüzgarın özgürlükten yana estiği güzel günleri hayal eden, kendini o zamanlarda hisseden, o dönem yaşamışları şanslı addeden, günümüz genel geçer dayatmalarını reddeden... ve belki birkaç kurallı bileşik fiilli daha bünyesinde barındıran insanlar...
örneklerle demek istediğim daha net anlaşılacaktır;
biz (hani yazının girizgahında izah ettiğim insanlar), para hayal etmeyiz. başarı da.. çünkü başarı denen şey günümüz dünyasında para kazanma süreçlerinden biridir. güç, zeka vs gibi.. ve yine günümüz dünyası para kazanmak harici bir hayali kabul etmez. tüketim toplumu denen kavram tek tip insan yetiştirme projesinin hayal ayağını tekelleştirmiş, distribitörlüğünü ise para kavramına vermiştir. her yaş, cins ve ırktan insan evlatları bu ortak hayali paylaşmak zorundadır. kendini bir holding cio su değil de bir ege kasabası, yahut bir ispanyol mağarasında (ki kendileri cueva diyor) müzik yaparken, yazı yazarken, resim çizerken hayal etmek , bin dolarlık jilet gibi bir takım elbise içerisinde cam binalı dev bir plazanın bilmemkaçıncı katında motta latte capuçino frappaçino vs içerken değil de küçük bir teknede yahut eski model mütevazı bir arabayla yapılan bir seyahat esnasında arka koltukta dostlarla beraber şarap içerken (malum alkollu araba kullanmamak gerekir) hayal etmek tehlikeli ve yasaktır. tek amacın para olduğu bir dünyada bahsi geçen tercihler amaçsızlığa tekabül etmektedir. takdir edersiniz ki bu da hayli zor bir yaşam şeklidir.
işte bu insanlar için tutunmak çok zordur... _belki bu yüzden oğuz atay büyük bir yazardır._
ülkemiz sınırları ailesel sorumlulukları bilincimizin derinliklerine öylesine kalın dübeller kullanarak, öyle büyük matkaplarla monte etmiştir ki, üzerine ne kadar ağırlık binerse binsin bu yükü taşımaya devam ederiz.
yine örneklemek gerekirse bu tip insanlar ''gitme'' arzusunu yoğun hissederler, öyle ki, bir yere varmak değil ''yolda'' olmak güzeldir onlar için _ve belki jack kerouac da bu yüzden büyük bir yazardır_ lakin her şey zıttıyla bilindiğinden gitmek eylemi bir de kalana ihtiyaç duyar ve bu noktada sorumluluklar, anadolu, hatta orta asya töresi tüm haşmetiyle karşımızdadır. üstelik bu kavramlar çağın gereklerine ayak uydurmuş , revizyona uğramış, malum at, avrat, silah üçlemesi ; anne, baba, ev, okul, sevgili, eş, dost vs vs gibi pek çok geride bırakılması imkansız, kutsal kavramlara dönüşmüştür. ''gitme isteği'' ile 'vicdan azabı' arasında dev bir derbidir bu ve 'gitme isteği' nin şansı en iyi zamanında olsa bile 'vicdan azabı' na bir türlü tutmamaktadır _ ve belki de fenerbahçe galatasaray çekişmesi bu yüzden bu kadar heyecan vericidir_
pek çok ülkede yaygın olan gençlerin 18 yaşını doldurmasıyla birlikte hayatı tanıması, kendini geliştirmesi ve sonunda bulması amaçlı avrupa gezilerinin türkiyedeki tezahürü ise, ''okulunu bitir, para kazan, evlen, sonra kendi paranla ne yaparsan yaparsın'' anlayışıdır. diğeri abestle iştigalden öteye gitmemektedir, sadece zaman ve para israfıdır. lakin durumun varsa zaman da ayarlayabilirsen belli bir yaştan sonra hacca gidebilirsin mesela. öyle de geniş görüşlü bir ülkeyizdir.
gelelim ikili ilişkilere;
biz (artık tanıyorsunuz) ''klasik'' diye tanımlanan ilişkileri beceremediğimiz_ ki bu gerek herkesin yaptığını yapmaktan, güldüğüne gülmekten , gittiği yere gitmekten, giydiğini giymekten, okuduğunu okumaktan...(rahatlıkla ve büyük bir zevkle çoğaltılabilir) hoşlanmamaktan kaynaklanmaktadır_ için farklı bir şeyler aradığımıza inandırırız kendimizi, dönem dönem bu yalan üzerinden yalancı mutluluklar yaşadığımız da olur hatta... anlar hayal ederiz, mekanlar, kişiler, cümleler, ve yanımızdaki insanı bu rolde düşünürüz...
film bittiğinde ise , yeni projeler üzerinde çalışmak üzere yine tek başımıza kalırız. özetle olan şudur; diğer insanlar (yani biz olmayanlar), bizim bir tercih addedip kanıksadığımız mutsuzluk kavramından o kadar korkarlar, mutsuz olmamak adına o kadar sakınırlar ki kendilerini ortada bir ilişki kalmaz.
hayatın her alanında bazen tercihen bazen mecburen yalnız kalmakdan kaynaklı kişilik bölünmeleri de bu aşamalarda başlar. çeşitli arkadaş grupları yanında, aile yanında, sevgili yanında, farklı mekanlarda farklı insanlar gibi davranırız. yalnız kaldığımızda ise büyük bir bukalemun belirsizliği...gerçekte hangimiz olduğu biz bile bilmeyiz çoğu zaman.
vel hasıl; her kavram yaşandığı zamana ve mekana göre değerlendirilmelidir. tüm dünyada sex, drug, rock'n roll sloganıyla bilinen beatnik edebiyat, ya da onu çağrıştıran yaşam tarzı yurdum sınırları içinde çelişkiler, ruhi ve fikri bulantılar_ ki sarte da büyük bir yazardır_ ile bol miktarda yalnızlık dolu bir dramdan öteye geçmemektedir.
25 Eylül 2009 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder