29 Eylül 2009 Salı

USTALARA SAYGI KUŞAĞI _ '' yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek mi???''


RİCHARD BRAUTIGAN...
beatnik edebiyatın en özel yazarlarından biri... belki de tüm o törensel duruşun,isyanın, gürültünün, karmaşanın içindeki en naif adam.. dünyada depremler yaratan ''boşlukta çiçek yetiştiren'' kuşağın belki de tek ''sakin''i.... üstad bir smith wessonu kafasına dayayıp tetiği çekmeden önce sormuştu ''yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek mi???''


"olumu calarsin cunku
canin sıkılmıstır
iyi filmler gosterilmiyordur
san francisco'nun
sinemalarında
hiz yaparak dolasirsin bir sure
dinlersin
radyoyu ve sonra olumu terkeder
uzaklasirsin
uzaklasirsin, birakirsin polis
bulsun..."

27 Eylül 2009 Pazar

oda orkestrası...

flütle gitarın savaşındaki yolda da galip midir malup??
''bu'' yol ''o'' yol mudur??
keman, hayır hayır, piano çalarken fonda...
adının başharfini simgeleyen şekiller türetiyor
malup olduğunu bile bile kaybetmekten korkan.
sonra hayallerni sıraya sokuyor
olgunluk süsü verilmiş bir ergen telaşı ile

fonda keman, hayır hayır, piano...

derken bir opera başlıyor
arabesk yüreklerde bir kültür mozaiği
benzerlikler el birliği ile abartılırken
farklılıklarda hayalet görünmezliği

peki ''bu'' yol, ''o'' yol mudur?
aşk dedikleri...
ve en sakin tezahürü
ilaçla uyutulan bir delinin dinginliği

fonda keman, evet evet, keman...
yanına çağırmak mıdır onu varolmayan astral kapılardan
yaşanan her güzelliği önce o bilsin diye

son soru...
''bu'' yol, ''o'' yol mudur?
rölantide mi gitmek gerekir
azar azar sevmeyi öğrenmek mi???

25 Eylül 2009 Cuma

NİLÜFER AÇIKALIN röportajı...


Uzun süre önce(2 sene kadar) Marmara üniversitesi bünyesinde çıkan ‘’FISTIKÇIŞAHAP’’ dergisi için Fırat can Güngör ile birlikte yaptığımız bir röportajdır. Ancak o dönem yönetim ve okuldaki faşist dostlarımızın çabaları sonucu basım ve dağıtımda sıkıntı yaşamış, kimseye ulaştıramamıştık. Bu vesileyle durumu ve dönemi anlattıktan sonra girizgahı geçip röportajı orijinaline dokunmadan yayınlıyorum. Günümüzdeki politik konjenktürün o dönemkiyle ne denli benzeştiğini ve bu durumun nedense hiç şaşırtıcı olmadığını şöyle bir aklımdan geçiriyor , NİLÜFER AÇIKALIN a çok teşekkür ediyor, gecikmeden dolayı affını rica ediyorum.
----------------


öncelikle şunu söylemeliyiz ki hazırlanış süreciyle olsun röportaj öncesi ve esnasıyla olsun çok zor , zor olduğu kadar da zevkli bir röportajdı...
sanatın her alanında aktif biri vardı karşımızda sorulacak şeyler fazla, bizim röportaj deneyimimiz azdı, ayrıca çok sıcak ve esprili biri olduğundan kayıtta sık sık konu dağıldı , gülme krizleri yaşandı.. kısacası çok güldük, çok zorlandık, çok zevk aldık. umarız siz de zevk alırsınız..



Fırat ya da ben: sanatın hemen her dallarıyla ilgilisiniz, bu hep böyle miydi??Süreci biraz özetler misiniz???

N.A: bana açılan yolu çok ufak yaşlarda belki de ilkokul yıllarında keşfettim.Bu çok net bir farkındalıktı.Önceleri sadece yazarak başladım.10 yaşına kadar tek çocuktum.Sadece kitaplarla arkadaşlık ediyordum.O yıllardan sonra yazmak ve tiyatro hep hayatımın içinde oldu.Ama bunun yanında pek çok şey de vardı. Jimnastik,spor başka başka sanat dalları gibi...

f y.d.b: yeteneğinizi kendiniz mi keşfettiniz yoksa yönlendirmeler oldu mu??

N.A: Tabi, çok iyi eğitmenlerim oldu.Bu hayatımdaki en büyük şansım diyebilirim.Güvendiğin ve inandığın bir öğretmen senin ufkunu açabilir.Ayrıca tiyatro metinleri de vizyonumu genişletti.Her biri seçilmiş oyunlardı.Toplumsal ve kişisel sorun ve çözümlerine dair fikirler veriyordu.

f.y.d.b.: Müziğe olan ilginizi biliyoruz, bu yönünüzü nasıl keşfettiniz??

N.A. : bu yolun içinde hep müzik de oldu.Konservatuarda şan eğitimi aldım.Biz Pink Floyd,Led Zeppelin,Scorpions,Tom Waits,Janis Joplin,The doors(ahh doors) gülüyor :)) Bob Marley'lerle büyüdük.Ama dinlediğim müzik bir yana , hayatımın tümünde bir klasik müzik durumu var.O beni rahatlatıyor ve dış seslerden uzaklaştırıyor.Sessizliğe tercih ettiğim bir şey olduğunu söylesem doğru bir tanım yapmış olurum herhalde.

f.y.d.b.: ‘’keşke’’ leriniz var mı?

N.A.: bir enstruman virtüözü olmak isterdim.Özellikle keman...Ama var olan tüm yeteneklerim için binlerce kez şükrediyorum.Yetinmek bu hayatta öğrendiğim en önemli şeylerden biri...Olumlu düşünmeyi her zaman benimsemişimdir.

f.y.d.b.: sanıyoruz bir tek resim kaldı o konuda da çalışmanız var mı???

N.A: Nerde bende o yetenek :)) ama evimdeki afişler, posterler, görsel niteliği olan çeşitli materyalleri topladığımı fark ettim.Ve bunları sınıflayıp bir başka şeye dönüştürebileceğimi düşündüm.O sırada uzun süren bir işsizlik durumumda vardı.Bu çalışmalarım için vakit bulmamı sağladı.Bu süre içerisinde aklımda oluşan kolajlar, maddi olarak şekil buldu.Bir yerde gördüğüm bir afiş uzun zaman sonra başka bir yerde gördüğüm afişle beynimde kendiliğinden bir etkileşime girmeye başladı bende bunları bir araya getirerek ölüm, mutluluk,yemek vb. temalarla ilgili çalışmalar yapmaya başladım.Belli bir sayıya ulaştığımda da sergilemeye karar verdim.Kısacası kendiliğinden gelişen bir süreçti. Yine de birkaç sergi oluşturacak kadar ciddi boyutlara ulaştı.


f.y.d.b.: Şu anda vizyonda olan Meleğin Sırlarından biraz bahseder misiniz??

N.A.: Bir konuk oyuncu rolüydü, senaryoyu okudum çok beğendim.Çekimler 1 ay boyunca ABD, LA, de olacaktı.Bu da bana cazip geldi.Farklı bir ortam ve heyecan arayışım burada yine beni tetikledi. Sonuç olarak kimse beni durduramadı tabi :)

f.y.d.b.: Aradaki negatif ve pozitif farklar nelerdir???

N.A.: Sokaklarda yürürken hep negatif farkları görüyorsun, eleştiriyorsun ancak çalışırken, insan faktörünün milleti olmuyor.Herkes işini yapıyor ve bakıldığında oradaki bir ABD'liyi sette saryo döşeyen Ahmet Abi'ye benzetebiliyorsun :) Turist olarak gitmekle çalışmak için gitmek arasında büyük fark varmış.Ama faşistçe bulduğum şeylerde var.Örneğin çok abartılı, samimiyetsizlik, soğukluk derecesinde bir profesyonellik var.Biz ülkemizde birbirimizin acısını çoğu zaman paylaşırken orada böyle bir şey göremedim.

f.y.d.b.: İngilizce oynamak zor oldu mu??

N.A.: Yoo, konuşmadığın sürece zor olmuyor :)))

f.y.d.b.: diğer oyuncularla ilişkileriniz nasıldı???

N.A.: insan ilişkilerim hep iyi olmuştur. Anlaşmak konusunda sorunum olmaz.Yaptığımız iş kollektif bir uyum gerektirdiğinden sorun yaşama gibi bir lüksümüz yok.

f.y.d.b.: Sanat filmi-Gişe filmi ayrımında kendinizi nerede görüyorsunuz??? gerçi duruşunuz ve dahil olduğunuz projeler bu soruya gereken yanıtı veriyor ama...

N.A.: Ah bir görebilsem :)) Ben şanssız bir kuşağım.Çünkü tek kanal varken tv oyunculuğu yaptım ve üne çok erken yaşta sahip oldum.''Kim bunlar'' diye bir dizimiz vardı.Çok önemli ve keyifli bir projeydi.Henüz 18 yaşında tanınma meselesini kavradım ve geri kalan hayatımda umurumda olmadı.İnsan ilişkilerinde vs. beni hiç etkilemedi.

f.y.d.b.: her anlamda pozitifliğiniz rahatlıkla anlaşılıyor, ama yine de umutsuzluğa düştüğünüz anlar olmuyor mu??

N.A: O zamanlar kitaplara sığınırım. Onlar bana yol gösterir. Zaten geriye dönüp baktığımda yaşanan sorunlar unutuluyor.Sadece yapılan işler kalıyor ve bu da bana bir mutluluk veriyor.

f.y.d.b.: Kendinizi tam olarak nerede ve ne olarak görüyorsunuz???

N.A.: Hayatımın anlamını yazarlık olarak görüyorum.Ardından sinema ,tiyatro vs diye sıralayabiliriz:))

f.y.d.b.: Sanatçılığın doğuştan gelen bir yetenek olduğunu mu düşünüyorsunuz okullu-alaylı tartışması malum..??

N.A: Ben yeteneklerin geliştirilebilir olduğunu düşünüyorum. Kişinin kendisini keşfetmesiyle alakalı.Yetenekli olup üzerine gitmediği için bu yeteneği körelen çok insan tanıyorum.

f.y.d.b.: Hayatınızın anlamına dönersek... kitaplarınız…?

N.A: Yazarlık benim yazmayı öğrendiğim andan itibaren geliştirdiğim bir şey .Uzunca bir süre yazdıklarıma kıymet vermedim hatta bir çoğunu kaybettim.daha sonra öyküler halini almaya başladılar ve nihayet akıllanıp onları korumaya başladım.(gülüyor) Şu anda 6. kitabım çıktı(Çatlak Zamanlar)

f.y.d.b: son politik gelişmelerle ilgili ve genel olarak siyasetle ilgili yorumlarınız nelerdir???

N.A.: Ben politikanın satanizmle aynı anlama geldiğini ancak farklı kelimelerle yazıldığını düşünüyorum. Anlamıyorum ve sevmiyorum. ülkelerin , sınırların olması ve bütün bunların sadece erkekler tarafından yönetilmesi son derece katı olmaları, savaş konusundaki tavizsizlikleri sinirlerimi bozuyor.Son zamanlarda laiklik meselesinin tartışmaya açılması, türban denilen tasın kafalara geçirilip bunu siyasi simge olmadığının söylenmesi ve yükselen gerici dalganın hangi bilinçte olduğunun iyice açığa çıkması beni bu işlerden biraz daha fazla soğutuyor.İnancımın bana verdiği bir kuvvet var.bunlar sevgi ve barış.Bu düşüncemi insanlara diyaloglarım sırasında yansıtıyorum bence bu yeterli.

f.y.d.b: türban konusunu biraz açarsak???

N.A: Tamamen öğrencileri bölmeye çalışıyorlar. 20 sene önce sağ-sol diye böldüler şimdi türbanı kullanıyorlar. işte bu politika.O kızlar da kafalarını örtmenin yada açmalarının kimse için bir fark yaratmayacağını çok iyi biliyorlar.Bu nedenle sorunların kaynağını görmek ve çözümleri barışçıl yöntemlerle üretmek her zaman daha faydalıdır diye düşünüyorum.

f.y.d.b.: Politikanın erkeklerin tekelinde olmasının sebepleri nedir sizce??

N.A: Bence uygulanan bir baskıdan ziyade, kadınların geriye çekilip izleme gibi bir durumları var.En azından ben potansiyel bir anarşist olarak kendi adıma böyle düşünüyorum.Olumluya yormaya çalışarak şiddete yol açmasını engelliyorum bir şekilde. En azından içimdeki öfkeyi erteliyorum (gülüyor) Ama mecliste erkekler kadar kadınlar da olsaydı ülkemiz ve dünya daha başka bir yer olurdu.bundan eminim.

f.y.d.b.: son sınır ötesi operasyonlarla ilgili ne düşünüyorsunuz??

N.A: Politikadan anlamadığımı söyledim ancak savaşın her türlü karşısında bir insan olarak eğitimin tek çözüm olduğunu bunun içinse Köy Enstitüleri benzeri bir oluşumun tek yol olacağını düşünüyorum.Neden kapatıldığını bilmiyorum ancak oralarda yaşayan insanların eğitime ve sosyal adalete ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

f.y.d.b.: Tekrar müziğe dönersek Gökhan Dabak'la bir çalışmanız vardı.Halen devam ediyor mu??

N.A.: Seyirciyle tanışmak için geçen sene sahneler aldık çeşitli yerlerde.Ama şuanda ara verdik. www.niluferacikalin.com adresinde 2 şarkı var.Yaptığımız 40 şarkıdan bazı örnekleri yayınlıyoruz.Şu anda da yeni bir grup ve proje hazırlığındayım.

f.y.d.b: Altyapılar ,tarz???

N.A: Rock tabi ki...kaçınılmaz bir şekilde rock ama kendilerine özgü durumları da var.Özellikle Gökhan dabak'ın ve benim son 3 senedir yaptığımız beste ve söz çalışmalarının üzerinde duruyoruz.Gelişimleri tamamlandığında sanırım projelerimiz hayata geçecek.

f.y.d.b: Sahnede tiyatral bir tavrınız var bu bilinçli bir tercih mi???

N.A: Eğitimle alakalı böyle bir dışavurum olabilir.Zaten yaptığım her işi birbirine harmanlayarak yapıyorum.Hiç biri birbirinden farklı işler değil.Zaten ister istemez birbirlerine destek oluyorlar.Yazarken de öyle.Öykülerimde sinematografik bir yan vardır.İzlermişcesine okuyabilirsiniz.

f.y.d.b: son olarak en önem verdiğiniz şeye, yazılarınıza dönelim. Öykülerinizi nasıl tarif ediyorsunuz??

N.A: Öykülerim tuhaf bir şekilde komiktir.Kara mizah vardır.Bu benim yapımda da çokça gördüğüm bir durum.Benim bakış açıma göre hayatın içinde de kara mizah görülüyor.Ancak ünlü olmam öykülerimin hak ettiği saygıyı görmesinde hep bir engel oldu diye düşünüyorum.Yazılarım genellikle ''O da mı kitap yazmış'' önyargısına maruz kaldı.

mutsuzluk nerde başladı...?

temizlik günlernde elektrik süpürgesinin sesi duyulmasın diye televizyonun sesini sonuna kadar açınca ve annem aniden makinayı durdurunca ses seviyesini normal düzeye geçirene kadar geçen süreyi... _ ki sıklıkla kumanda sorun çıkarır kolay kolay başarıya ulaşamazdım..._

ya da ''tutunamyanlar'' adlı kitapta tutunamadığım bir eski sevgilinin tutunamadığım bir notunun çıktığı anı...
bilinçli ya da bilinçsiz notun üzerindeki yazıyı, bilinçli_muhakkak bilinçli, notun kendisini...

hayatımın sürüklendiği yeri, dönüş şansının giderek azalması ve hepsinden kötüsü dönmek isteyip istemediğimi...

hayatımın bu hale gelişinin nedeninin kendim olduğunu bilmeyi ve buna paralel mutsuzluğu aptallığa tercih etmenin verdiği ufak rahatlama hissini...

önceden sadece filmlerde görülen ''büyük'' ve ''kötü'' kavramların hayatımın tamamına sirayet etmesini...

saf_ sadece kelime anlamıyla düşünülmemeli_, klasik, hatta klişe bir ilişki arayışımı ve bu konudaki başarısızlığımı saklamak için seviyormuş gibi yaptığım tüm o şeyleri

ve sanatı, müziği, edebiyatı, futbolu ne denli sevdiğimi....

ve sanatı, müziği, edebiyatı, futbolu ne denli bildiğimi ve becerebildiğimi

ve sanatı, müziği, edebiyatı, futbolu ne denli bildiğimi ve becerebildiğimi sandığımı

ve bu durumun yanlışlığını, insanın hep kendinden yana çıkması durumunu, ne kadr engellersem engelleyeyim, aksi davranışlarımın tümüne rağmen bencilliğimi,egomu,

herkesten sakladığım, kendimden saklayamadığım kıskançlığımı...

ve affedişlerimi, ve bu işi pek beceremeyişimi... hayatımdan sürekli gidenleri...

kaybettiklerimi...

ve üstadın bir şiirini;

...-tekim-, HAYATIMI düşünüyorum!

neden?..

lap topun ve telefonun şarzı aynı anda bitti. olaydan bağımsız ve mümkünse biraz daha genel baktığımızda kent yaşamı denen kavram bizi buraya itti.

yaşam bulunduğu yerden bağımsız değerlendirilemez mi? köy-kent arasındaki fark mutluluk ve mutsuzluk arasındaki farkla bu denli paralel olmak zorunda mı???
yaşantımız önüne getirilen ve bir belirtisiz isim tamlaması oluşturan iki kelimeden biriyle _daha doğrusu onun toplumca kabul gören yansımasıyla_ izah edilecek kadar basit mi?

örneğin şu diyalog bire bir yaşanmak zorunda mı???
''
-hep saçma hayaller kurdum, bu dünyada kalıcı olmak istiyorum falan diye...
ne kalıcılığı? kim neyi umursamış ki!! senin sanatın benim için önemli, çünkü seni tanıyorum, benim için önemlisin ama o adam (karşıdaki evleri göstererek) umursamayacak! neden umursasın!
-''eğer burada değil de şöyle bir yerde (gecekonduları göstererek) yaşasaydık, ya da köyde.. bunları konuşmayacaktık. hiç bir manevi sorunumuz olmayacaktı, tek derdimiz bu sene yağmurun az yağması ya da amele ve tohum parasının beklenildiğinden yüksek çıkması olacaktı.
''


bu çıkarımı yapmak nasıl bir ukalalığın sonucu ???


ya da ''amerikan bağımsız sineması'' ( veya dizileri)ndeki hayatlara bu denli yakın şeyler yaşayıp, bu kadar yakın ilişkiler kurmak zorunda mıyız? _cevap olarak tüketim toplumu, küçük burjuva yaşamı vs mavalları duyar gibiyim_
önceden gerçek değil, diye kestirip attığımız kavramlar, yaşamlar, konunun öznesi diğer insanlar olunca samimi bulmadığımız, bin bir ön yargıyla yaftaladığımız her şey, özne birinci tekil şahıs olduğunda neden bu kadar gerçek?
bu farkındalık neden bu kadar acı?
kısaca neden gerçekler bu kadar acıtıyor???

öğrenmenin sonunun olmaması neden bir klişeyle sınırlı değil ve neden ''şimdiki aklım olsaydı'' lafı her daim geçerliliğini koruyor?

ilişkiler neden futbola benzetilebilecek kavramlar ve bu futbol neden o sevdiğimiz amatör ruh ve ona bağlı güzelliklerle dolu futbol değil de güce ve dayanıklılığa dayalı, içerisinde binlerce entrika girmiş endüstriyel versiyonu.
neden kuralları var? ve neden bu kuralları öğrenmemenin sonucu mutlak huzursuzluk??
ilişkilerde ve hayatın genelinde yapılması gerekeni değil de , içinden geleni, sistemin emrettiğini değil de ideallerinin gerektirdiğini yapanlar neden birleşip haklarını aramıyorlar? yoksa çok mu azlar? yoksa hiç denecek kadar mı az???

insanlardan uzaklaşmak,sevgisizlik, tahammülsüzlük, beğenmeme hali ve çoğaltılabilecek pek çok sonuç ego dan kaynaklanırken, insanlardan kaçış,(ve yine) uzaklaşmak ,(ve yine) sevgisizlik halinin kendine güvensizlik sonucu olması ne menem bir çelişki???

kent yaşamı bir anadolu insanında _feodaliteyi madden olmasa da bir şekilde halen yaşayan bir insanda_ eğreti mi duruyor?
ve bu gel gitler kendini sorgulamayı sürekli kılıp, akabinde de yeni bir mutsuzluğu mu doğuruyor??

sonuçta bu yazı bir ibrahim tatlıses şarkısıyla adaş hale geliyor?

UNFORGIVENlara dair...


İngilizcem beni yanıltmıyorsa ki sıklıkla yapar… himym da marshall ve lily arasında geçen şöyle bir diyalog vardı ‘’we mature, our relationship matures’’
Hetfield la benim de öyle…
Yanlış anlamayın dünyanın herhangi bir yerinde James hetfield ile sevişmişliğimiz yok ayrıca bildiğim kadarıyla ikimiz de,_ en azından kendimden eminim_ heteroseksüeliz
Varacağım nokta şu;

james hetfield şahsımın taptığı bir insandır. mükemmel bir front man dir. mükemmel bir vokaldir, mükemmel bir gitaristtir. şarkı söylerken gitar çalma işi, özetle beyin bölme vs olaylarında üzerine yoktur.
hepsinden önce müzisyendir. sanatçıdır.

bir sanatçıda doğası gereği sahip olması gereken öfkeye, muhalif duruşa, ötelenmişliğe, kısaca ''kaybeden''liğe sahip olduğu için diğer insanlardan ayrılmış, onlar yaşarken o gözlem yapmış, üretmiş ve yeteneği doğrultusunda dünyanın en büyük rock grubunun lideri olmuştur.

işte bu noktadan sonra ''kaybeden''lik, yerini kazanmaya, ezilmişlik yerini ezmeye, öfke yerini iktidara, güce ve paraya bırakmıştır.
ve unforgivenlar işte bu sürecin hikayesidir. bu denli tutmuş bir şarkının 2.sini kaydetme riskine girmek ve metallica nın dibe vurduğu anda, herkes dalga geçmek için sırada beklerken 3.yü _ki; tüm grubu karşısına alıp, albüme koydurmaya güç bela razı etmiştir._
yapmak başka türlü izah edilemez.

unforgiven iii deki how can ı blame you when it's me ı can't forgive? kısmı hetfield ın içsel günah çıkarması, öfkesini, kaybeden liğini, geçmişini, onu büyük yapan özelliklerini geri istemesini,ve bubu artık karşısındakilerde değil kendinde aradığını açıkça ortaya koymaktadır.
bu farkındalık ve bu arayış bile onun büyüklüğünün bir diğer ıspatıdır.
**

tüm bunlarsa nazarımda hetfield ile , unforgivenlarla birlikte büyüdüğümüzün göstergesidir…
and nothing else matters tır.

hatta hell yeahh dir!!!

etnik öğelerin gölgesinde beatnik dramlar...

biz... ki biz derken kimi kastettiğimi pek de bilmiyorum... kendim mesela, pek çok yakın arkadaşım, bazı insanlar kısaca...

hani dünyaya başka yerden bakan... ya da baktığını sanan...
tırnak içinde kavramlarla konuşan ... ya da sadece ukala...
mutsuzluğu aptallığa tercih eden... ya da başarısızlıklarına kamuflaj giydiren...
çoğaltılabilecek olumlu ve olumsuz örneklerle tanımlandırılabilecek insanlar yani...

dünyanın boşlukta olduğu bir zamanda yaşayan... rüzgarın özgürlükten yana estiği güzel günleri hayal eden, kendini o zamanlarda hisseden, o dönem yaşamışları şanslı addeden, günümüz genel geçer dayatmalarını reddeden... ve belki birkaç kurallı bileşik fiilli daha bünyesinde barındıran insanlar...


örneklerle demek istediğim daha net anlaşılacaktır;

biz (hani yazının girizgahında izah ettiğim insanlar), para hayal etmeyiz. başarı da.. çünkü başarı denen şey günümüz dünyasında para kazanma süreçlerinden biridir. güç, zeka vs gibi.. ve yine günümüz dünyası para kazanmak harici bir hayali kabul etmez. tüketim toplumu denen kavram tek tip insan yetiştirme projesinin hayal ayağını tekelleştirmiş, distribitörlüğünü ise para kavramına vermiştir. her yaş, cins ve ırktan insan evlatları bu ortak hayali paylaşmak zorundadır. kendini bir holding cio su değil de bir ege kasabası, yahut bir ispanyol mağarasında (ki kendileri cueva diyor) müzik yaparken, yazı yazarken, resim çizerken hayal etmek , bin dolarlık jilet gibi bir takım elbise içerisinde cam binalı dev bir plazanın bilmemkaçıncı katında motta latte capuçino frappaçino vs içerken değil de küçük bir teknede yahut eski model mütevazı bir arabayla yapılan bir seyahat esnasında arka koltukta dostlarla beraber şarap içerken (malum alkollu araba kullanmamak gerekir) hayal etmek tehlikeli ve yasaktır. tek amacın para olduğu bir dünyada bahsi geçen tercihler amaçsızlığa tekabül etmektedir. takdir edersiniz ki bu da hayli zor bir yaşam şeklidir.


işte bu insanlar için tutunmak çok zordur... _belki bu yüzden oğuz atay büyük bir yazardır._
ülkemiz sınırları ailesel sorumlulukları bilincimizin derinliklerine öylesine kalın dübeller kullanarak, öyle büyük matkaplarla monte etmiştir ki, üzerine ne kadar ağırlık binerse binsin bu yükü taşımaya devam ederiz.

yine örneklemek gerekirse bu tip insanlar ''gitme'' arzusunu yoğun hissederler, öyle ki, bir yere varmak değil ''yolda'' olmak güzeldir onlar için _ve belki jack kerouac da bu yüzden büyük bir yazardır_ lakin her şey zıttıyla bilindiğinden gitmek eylemi bir de kalana ihtiyaç duyar ve bu noktada sorumluluklar, anadolu, hatta orta asya töresi tüm haşmetiyle karşımızdadır. üstelik bu kavramlar çağın gereklerine ayak uydurmuş , revizyona uğramış, malum at, avrat, silah üçlemesi ; anne, baba, ev, okul, sevgili, eş, dost vs vs gibi pek çok geride bırakılması imkansız, kutsal kavramlara dönüşmüştür. ''gitme isteği'' ile 'vicdan azabı' arasında dev bir derbidir bu ve 'gitme isteği' nin şansı en iyi zamanında olsa bile 'vicdan azabı' na bir türlü tutmamaktadır _ ve belki de fenerbahçe galatasaray çekişmesi bu yüzden bu kadar heyecan vericidir_

pek çok ülkede yaygın olan gençlerin 18 yaşını doldurmasıyla birlikte hayatı tanıması, kendini geliştirmesi ve sonunda bulması amaçlı avrupa gezilerinin türkiyedeki tezahürü ise, ''okulunu bitir, para kazan, evlen, sonra kendi paranla ne yaparsan yaparsın'' anlayışıdır. diğeri abestle iştigalden öteye gitmemektedir, sadece zaman ve para israfıdır. lakin durumun varsa zaman da ayarlayabilirsen belli bir yaştan sonra hacca gidebilirsin mesela. öyle de geniş görüşlü bir ülkeyizdir.

gelelim ikili ilişkilere;
biz (artık tanıyorsunuz) ''klasik'' diye tanımlanan ilişkileri beceremediğimiz_ ki bu gerek herkesin yaptığını yapmaktan, güldüğüne gülmekten , gittiği yere gitmekten, giydiğini giymekten, okuduğunu okumaktan...(rahatlıkla ve büyük bir zevkle çoğaltılabilir) hoşlanmamaktan kaynaklanmaktadır_ için farklı bir şeyler aradığımıza inandırırız kendimizi, dönem dönem bu yalan üzerinden yalancı mutluluklar yaşadığımız da olur hatta... anlar hayal ederiz, mekanlar, kişiler, cümleler, ve yanımızdaki insanı bu rolde düşünürüz...
film bittiğinde ise , yeni projeler üzerinde çalışmak üzere yine tek başımıza kalırız. özetle olan şudur; diğer insanlar (yani biz olmayanlar), bizim bir tercih addedip kanıksadığımız mutsuzluk kavramından o kadar korkarlar, mutsuz olmamak adına o kadar sakınırlar ki kendilerini ortada bir ilişki kalmaz.

hayatın her alanında bazen tercihen bazen mecburen yalnız kalmakdan kaynaklı kişilik bölünmeleri de bu aşamalarda başlar. çeşitli arkadaş grupları yanında, aile yanında, sevgili yanında, farklı mekanlarda farklı insanlar gibi davranırız. yalnız kaldığımızda ise büyük bir bukalemun belirsizliği...gerçekte hangimiz olduğu biz bile bilmeyiz çoğu zaman.

vel hasıl; her kavram yaşandığı zamana ve mekana göre değerlendirilmelidir. tüm dünyada sex, drug, rock'n roll sloganıyla bilinen beatnik edebiyat, ya da onu çağrıştıran yaşam tarzı yurdum sınırları içinde çelişkiler, ruhi ve fikri bulantılar_ ki sarte da büyük bir yazardır_ ile bol miktarda yalnızlık dolu bir dramdan öteye geçmemektedir.